İçeriğe geç

Dijital Eşitsizlikler ve Eğitimin Geleceği

Dijitalleşmeyi yanlış mı tanımlıyoruz?

Burada en başta şunu belirtmek lazım bazı kavramları hem sosyal bilimlerde hem de eğitim alanında bazen çok çok kullanarak değerini ve anlamını kaybetmesine neden oluyoruz. Bunlardan bir tanesi eşitsizlik ya da yanında bugün konuşacağımız dijitalleşme. Sürdürülebilirlik yine böyle bir kavram. Ekosistem çokça konuştuğumuz ama içeriğini ve anlamını zaman zaman kaybetmemize neden olan bir kavram. Dijital eşitsizlikte de belki en başta şunu vurgulamak lazım, konuyu teknik bir sorun olarak bir cihaza, internet bağlantısına ya da teknolojik imkânlara erişim sorunu olarak ele almak çok sığ ve birincil bir bakış açısı oluyor. Literatür bunu şöyle sınıflandırıyor: dijital eşitsizlikler temelde bir cihaz ve bağlantı veya diğer teknolojik imkânlara erişimle başlayan, kullanımla devam eden ve değer üretme ile bundan bir üretim yapma ya da bir zihinsel fayda sağlamayla devam eden 3 aşamalı bir süreç olarak tanımlanıyor. Siz bütün çocuklara erişim imkânı sağladığınızda birinci aşamada bir eşitsizlik problemini çözmeye yönelik yanıt veriyorsunuz. Oysa bunu kullanma, ve üretim yapma; hem nasıl kullanacağını bilme hem bununla üretim yapmaya da ilişkili bir süreç olarak da görülebilir. Birazdan belki oraya vurgu yaparız ama dikkatle, dikkat süresiyle oldukça yakın düşünmemiz gereken bir kavram ve benim ifade etmeye çalıştığım bir konu var burada. “Dikkat bir maddi sermaye ise dikkatle ne yapacağımız, elde ettiğimiz dikkatle kazandığımız zamanla ne yapacağımız bir kültürel sermaye sorusu.” Dikkatimizi toplamaya çalışıyoruz ama bu dikkatle ne yapacağımız, onu nasıl daha etkili kullanacağımız ve nasıl performansa dönüştüreceğimiz bir kültürel sermaye sorusuna dönüşüyor. Belki dijitalleşmede de bunu devamlı gündemde tutmak önemli. Erişim sorunu hâlâ Türkiye’de önemli bir sorun, dünyanın birçok yerinde de önemli bir sorun. Ama eriştikten sonra bununla neler yapılacağı daha katmanlı ve daha belki derinlikli bir sorun alanı.

Dijital beceri

Türkiye’de aslında çok büyük projeler yapıldı, önemli fonlar ayrıldı. Aynı zamanda ekonomik yönü dikkate alındığında ciddi bir finansal tercih ve kararı da içeren bir konu ve bu yönüyle cihaz, internet altyapısı, bağlantı ve okulların teknik kapasitesinin geliştirilmesiyle ilgili Türkiye’de geniş kapsamlı projeler yapıldı. Ulus ötesi kuruluşlardan önemli fonlar alındı ve burada çok önceki yıllarda “her okula bir bilgisayar, her okula bilgisayar laboratuvarı kurulsun” söyleminden bu tarafa belki 1990’ların ortalarına denk geliyor bu.

O dönemlerden bu tarafa hep bir dijitalleşmeyle ilgili ve bu teknik eşitsizliği en azından ortadan kaldırma ile ilgili Türkiye’nin attığı adımlar var. Bunların bir bütüncül olarak düşünülmediğini, bu cihazların kullanılmasına uygun beceri setleriyle ilişkilendirilmediğini, ders içerikleri ve müfredatların bunlarla yeterli uyumu göstermediğini söylemek mümkün. Bir de bir taraftan aslında neye eriştiğimiz onunla ne yapacağımızı her zaman belirlemiyor. Burada belki kültürel sermaye devreye giriyor. Erişim sorunu ve sahiplik sorunu tek başına onunla ne yapacağımızı ve nasıl kullanacağımızı belirlemiyor. Şunu söylemek istiyorum: bugün herkese ücretsiz demokratik bir imkan olarak internet sağlarsanız hiç kimsenin internete para ödememesi gerekse ve internet demokratikleşse, bu internetle insanların bir kısmı hayatında fark yaratacak şeyler yapmayacak. Erişim sorunu ya da internete para ayırma sorunu çözüldüğünde insanlar belki daha fazla zaman kaybedecekler. burada insanların birincil sorunlarını çözmek her zaman onların bu alanda beceri geliştirmelerini gerektirmiyor. Mesela bugün yapay zekayı konuşuyoruz ve yapay zeka ile insanlar sürekli ürettikleri resimleri birtakım videoları, üzerinde düzenleme yaptıkları komik esprili resimleri paylaşıyorlar. Buradan şunu anlıyoruz insanların kendi ihtiyaçları eksikleri neyse onu dijitale aktarıyor. Oradaki eksiklik farkındalık ya da ihtiyaç ya da beceri düzeyi temel erişim sorunu çözdüğümüz de farklı bir hal almıyor yani insanın dijitalden önceki çelişkileri neyse bunlar dijital ile birlikte devam etme eğiliminde oluyor. Bu yönüyle politika geliştirirken; yine yeni güncel bir şey; Türkiye’de sanırım 500 tane okulu dijital okul, dijital sınıf haline getirme, yenilikçi sınıf haline getirme gibi bir proje var bugünlerde. Bunların biraz daha hem sosyal etkileri hem pedagojik etkileri düşünerek tasarlanması daha anlamlı olabilir.

Dijitalleştirme eşitsizlikleri derinleştiriyor mu?

Evet burada hem farklı devlet okulları, hem devlet okulu özel okulu ya da kamu okulu arasında dijitalleşmeye hem erişim hem kullanmayla ilgili çok katmanlı sorunlar söz konusu. Bir açıdan teknoloji bu farkı kapatmak yerine belli ölçüde derinleştirmiş de olabilir. Burada belki temel söylenebilecek şey; mevcut beceri setlerini iyi kullanan okullar dijitalleşmeyle bu avantajı daha da büyüttüler. Biz bunu 2020 den itibaren dünyada çeşitli ülkelerin eğitim sistemlerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan raporlarda görüyoruz. Mesela Amerika Birleşik Devletleri’nde şöyle iddialar var: “Yeni bir Sputnik çağı mı yaşanıyor? Eğitimde yeni bir Sputnik dönemi mi yaşıyoruz?” Buradaki kasıtları şu; 1957’lerde Rusların yörüngeye oturtmayı başardığı Sputnik uydusunun dünyada ve diğer eğitim sistemlerinde ortaya çıkardığı çeşitli etkiler var ve bu etkilerin arasında da en temel en bariz olanı şu: fen ve teknoloji alanında fen bilimlerinde Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitimin yeterince iyi olmadığını, çıktılarının iyi olmadığını ve dolayısıyla bunun bir sonucu olarak bu uzay yarışında sovyetlerin gerisinde kalındığı şeklinde bir iddia var. Buna da işte Sputnik zamanı deniyor. Eğitim sisteminin atıl kaldığı, artık ciddi bir reformdan geçmesi gerektiğine ilişkin hakim düşünce. Burada  2020’den başlayarak benzer bir dönemi yaşıyor olabiliriz. Şu anda dünyada yeni bir Sputnik alanı ya da yeni bir Sputnik kilometre taşına ulaşılıyor demek, bir kırılma yaşanıyor ve bu kırılmada dijitalleşmeye halihazırda adapte olan, buraya bir kurguyla, bir felsefeyle girmiş olanlar diğerleriyle arasındaki farkı açıyorlar.

Değişim literatüründe bizim kavramsallaştırdığımız bir şey var: öncelikle değişime açık olmak, gelişmeye hazır bulunmak ve nihayet değişimi adapte edebilecek ve pratiklerin uygulayabilecek durumda olmak. Herkes değişime açık olabilir ama herkes değişime hazır olamaz ya da herkes bu değişimdeki temel düşünceyi ve beceriyi kendine adapte ediyor olamaz. Lego eğitimi, kodlama eğitimi, robotik eğitimi, STEM eğitimi bunlar geçtiğimiz 5 ila 10 yıl içerisinde tüketilen, art arda tüketilen kavramlar. Yine artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik gibi konular da. Burada ciddi bir tüketim alanı olduğunu, bunu önemli ölçüde beceriye ve gelişime dayalı gibi görünse de bir teknoloji tüketimi hikayesi olduğunu anlayan okullar burada işin özüne odaklanıyorlar. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kavramsal açıdan bir ifade var: yılbaşı ağacı okullar; her türlü yeniliği, her projeyi okuluna adapte etmek isteyen okullar anlamında kullanılıyor. Bu tip okullar her yeniliği kendine transfer etmeyi uygun gördüğünden burada bir pedagojik harmoni göremiyoruz ve bir sürü teknolojik aparatlar terk edilmiş okullar, proje yorgunu okullar görüyoruz. Ben bunu şöyle kavramsallaştırıyorum: üretim bir üst değer değilse o zaman teknoloji bir sömürge aparatına dönüşüyor; yani elinizde bir sürü araç, bir sürü giriş düzeyinde, eğitimde ne yapacağını bilmeyen bir kitleyle baş başa kalıyorsunuz.

Nasıl politikalar uygulanmalıdır?

Evet kültürel sermaye önemli bir çerçeve. Sosyolojide bugüne kadar ampirik olarak yapılan çalışmalar gerçekten çok kıymetli ama ben birçok araştırmacıda ve teorisyende artık şunu görüyorum. Bu noktada belki yeni şeylerle, yeni kavram setleriyle ifade etmek durumundayız. Çünkü yapay zekanın kendisi bir paradigma, paradigma değişimi olarak görmek bunu, hafife almak oluyor. Bugün biz biyolojik insanın sonuna gelip gelinmediği ile ilgili bir şeyleri tartışıyoruz. Geleneksel bakış açıları bunu daha çok atalardan, geçmişten, aileden, devletin birtakım yapısal eşitsizliklerinden kaynaklı olarak okulların bu sosyal adaletsizliği yeniden üreten, sınıfsal ayrımı yeniden üreten yerler olduğunu iddia etmişti ve bu tezlerinde oldukça da haklıydı. Ben bugün yeni bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum ki dünyada çeşitli yerlerde buna ilişkin konuşan tartışan teorisyenler var. Burada belki şunu ifade etmek lazım; biz bugün dijital teknolojileri dışarıdan okula adapte edilen şeyler olarak görüyoruz ya da harici şeyler olarak görüyoruz. Oysa yavaş yavaş dijitalin ve insanın algoritmaların ve insanların birlikte hareket ettiği, işbirliği yaptığı alanlara tanık oluyoruz. Şu an günümüzde buna şahidiz. Belki bir süre sonra bu işbirliğinin artık melez, hibrid, eklektik adeta yeni türlerin oluşmasına neden olması söz konusu. Bu yüzyılda artık eşitsizlikler sınıfsal değil, belki de türsel. Dijital teknik eşitsizliklerle ilgili konuşup yazıp çizen insanlardan benim aldığım temel mesaj bu. İnsanlar sınıflara değil adeta türlere ayrılıyorlar ve bu türleşme insanların çeşitli evrimsel, doğal, biyolojik yaşadıkları dönüşümlerle değil; bizzat yapay olarak kurgulanmış, tasarlanmış bir sistematik şiddetle gerçekleşiyor.

Unutmadan söylemek istediğim bir şey; “eşitsizlik tasarlanan bir şey ve çok mükemmel tasarlanıyor.” Bundan 100 yıl önce belki eşitsizlik daha kazara geliyordu. Kendi ailesi zengin olan insanlardan servet aktarılıyordu ya da çeşitli yollarla kaynaklara, kredilere ulaşan insanlar daha avantajlı konuma geliyordu. Anne eğitim düzeyi, babanın geliri vesaire gibi bunlar hâlâ etkilerini gördüğümüz şeyler ama sanki eşitsizlikte burada çağ atladı. Artık çok hassas bir şekilde tasarlanan bir konuya dönüştü. Adeta biz eşitsizliğin tasarlandığı eşit olmanın ya da adil olmanın hak temelli olmanın çok küçük tesadüflere bağlı kaldığı bir dünyada yaşıyoruz. Burada tartışılması gereken belki de temel konu politika geliştirmek, müfredat oluşturmak, yasal düzenleme yapmak ya da ders eklemek yerine konuyu biraz daha buranın aciliyeti ile buradaki güç ilişkileri ve bunun erişebileceği yerleri tahmin edecek, kestirecek birtakım tartışmalarla ilerletmek olabilir. Çünkü politik metinler, yasal metinler de genellikle geçmişi referans aldığı için “ya böyle bir sorunumuz var çözelim” ya da müfredat yine geçmişi referans aldığı için buradaki odağımızı geçmişe değil belki gelecekle ilişkilendirmek ve bu eşitsizliklerin gelebileceği noktaya ilişkin bir projeksiyon yapmak daha anlamlı olabilir. Altını çizmek istediğim şey şu; artık bugün sorunumuz sınıfsal değil türsel olabilir. Biyolojik zihnin artık sınırlarına gelindiğini iddia edilen bir dünyadayız.

Yapay zeka eğitimi nasıl şekillendirecek?

Gerçekten soruyu gelecek üzerinden değil bugün üzerinden konuşmak daha anlamlı. Burada da hemen şunu söylemek lazım; bunları kestirmek, bunlara ilişkin öngörüde bulunmak bir hayli zor. Çok kesin net projeksiyon çizmek kendi içerisinde çelişkiler içeriyor.  İnsanların daha kişisel, daha bireysel beklentilere uygun bir öğrenme ortamına sahip olmalarını öngörmek, mümkün olacak. Veya bizim kendi eğitimimiz için kurgumuzu dikkate aldığımızda hep biz “Nasıl insan yetiştirmek istiyoruz” derdik. “Bizim yetiştirmek istediğimiz insan hangi özelliklere sahip?” Milli olarak bizim çeşitli değerlerimize sahip olsun, öte taraftan dünya ile de rekabet edebilsin. 3 aşağı 5 yukarı bütün ülkelerin yetiştirmek istedikleri insan modeli böyle. Artık bu boşluğa düştü; ulusal egemenliğe dayalı milli güvenlik devleti, ulusal devletlerin temel paradigmaları belki yolun sonuna geldi ve dönüşmek ve değişmek üzere. Bütün bunların yaşandığı bir yerde yapay zekayı bir dijital oyuncak, bir aparat ya da işte insanların hoşça vakit geçireceği veya insanların kendi başlarına yapacağı işleri biraz daha kısa sürede yapmalarına neden olan bir asistan gibi görmek biraz kolaycılık oluyor. Tartışmayı daha felsefi bir yerden, transhümanizmin insanın ötesi ya da insandan sonraki, posthümanizm transhümanizm tartışmaları perspektifinde belki düşünmek gerekiyor. İnsan olmanın sınırlarının yeniden tanımlanmaya başladığı, yani bir makine düşünebiliyorsa bir duygu üretebilecekse, insanı taklit etmenin ötesinde başkaca gündemi olacaksa ve birbiri arasında konuşup zihin üretecek ve buradan bir bilinç ortaya çıkacaksa, o zaman bu tartışmanın insanlığın sınırları üzerinden yapılması daha anlamlı. E tabi bunlar da çok büyük konular. Tartışmayı ve konuyu bu kadar büyük, bu kadar felsefi derinlikle bir yere oturtunca da bunun hakkında fikir yürütmek zor oluyor. Benim pratik önerim ve kendi zihnimde dolaşan şeyler şunlar; biz bugün neyi iyi yapıyorsak onun üzerine odaklanmamız anlamlıdır. İnsanlar hâlâ topluluk oluşturma, sıkılma, duygularını ifade etme, bir şeye tutkuyla bağlanma, başkalarının duygularını anlama ya da taklit etme gibi konularda hâlâ çok iyiler. Dolayısıyla bir arada olmak insanlara her zaman iyi geliyor. Buralara daha fazla yatırım yapmamız gerekiyor. Mevcut okul kurgusunu eşitsizlikleri azaltmak ya da eşitsizlikleri bitirmek için dizayn etmek oldukça zor. En azından yeniden okula insanı çağırmak, insanın okulda yeniden topluluk olma halini desteklemek, insanların iyi hissetmesi için, karşılıklı iyi hissetmeleri için … Hatta şöyle bir kavram var; “kolektif iyi oluş”. Ya da buna yakın bir kavram; “kolektif öznelik” gibi. Buralara odaklanmak gerekiyor. Bunun yolu yeni bir müfredat yapmak, yeni bir ders eklemek değil. Öğretmenlerin de buradaki konumunu yeniden tanımlayacak, yeniden ifade edecek bir dile ihtiyacımız var. Bir anlamda tersyüz olmuş durumda insanlar. İnsanların üzerine bir bilgi bombardımanı yapılmış durumda. Okul, temel insani duyguların hissedildiği açığa vurulduğu ve örneğin dikkatle ilgili dikkati sağlamak, korumak, kazanmakla ilgili birtakım çalışmaların yapıldığı bir atölye alanına, bir deneyim alanına dönüşebilir. Bugün öğrenme dediğimiz şey biraz internet bağlantısı ve biraz dikkatle belli ölçüde çözebileceğimiz bir şey ama anlam yaratma, deneyim alanı haline getirme okulun yeni görev alanı olabilir belki.

Bireyselleşme sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu da gerçekten önemli bir sorun ve bunu veriyle desteklemek gerekirse Geert Hofstede’nin kültür sınıflandırması var. Türkiye özelinde konuşursak, Türkiye’nin bireysellik skoru burada geçtiğimiz 4-5 yıl içerisinde 9 puan arttı; 37’lerden 46’lara geldi. Bu da Türkiye’nin daha bireysel olduğu, yüksek skorlar burada bireyselliği, düşük skorlar daha kolektif yapıyı temsil ediyor. İkisinin de kendine göre avantajları var. Mesela bireyselliğin en yüksek olduğu yer Hollanda, 100 puan alıyor bu değerlendirmeden. Düşük olduğu yerler arasında daha Doğu’daki Afrika ülkeleri, Asya ülkeleri var. Güney Kore, Fransa gibi ülkelerde daha kolektivist sayılabiliyor nispeten. Burada genel olarak dünyada bir trend var. Türkiye’nin kendi dinamikleri ile ilgili bir trend var. Bir de öğretmenlik mesleği ve okullarla ilgili insanların daha az birbiriyle temas ettiği, bir araya geldiği bir gerçeklik söz konusu. Üniversite için ele alırsak; üniversitenin farklı fakülteler halinde örgütlenmesi, aynı kampüste yer alması fakültelerin birbiriyle konuşması içindir. Okullardaki bu ders branş öğretmenlerin yaptığı işler, sınıf içi faaliyetler birbiriyle konuşması gereken şeyler. Mesela burada da devrim yapmak sıra dışı bir değişiklik yapmayı ben çok fazla uygun görmüyorum ama devrim niteliğinde bir şey yapmak istiyorsa bir insan, ders ve branşla ilgili temel doğrular dışındaki ayrımı kaldırabilir. Biz şöyle kavramsallaştırabiliriz: biz disiplinler bir dünyada büyüdük. Kimimiz tarihçi, kimimiz kimyacı, kimimiz edebiyatçı olarak büyüdük. Bize dediler ki sen bu disiplinde yetişeceksin. Bunu anlatacaksın ömür boyu; bu alanda uzmanlaşacaksın. Sonra multidisipliner yaklaşımlar çıktı. Dendi ki insanlara “Sen tarihçi de olsan, biraz biyoloji bilsen fena olmaz, matematikten de anlasan iyi olur.” Sonra inter disiplin yaklaşımı çıktı. “Sadece başka disiplinlere temas etmen yetmez, onlarla birlikte yeni melez alanlar oluştur.” Biyolojik tarihle ilgili, sosyobiyolojiyle ilgili, yani ‘kendi disiplininin sınırlarını aş’ anlamında ve bugün şunu tartışıyoruz “transdisipliner” olma. Transdisipliner olma bir çırpıda anlayacağımız ve uygulayacağımız bir şey değil. Transdisipliner kendi disiplinlerimizden tamamen sıyrılıp bambaşka bir alanı yaratmaya çalışma ve burada tarihçi, kimyacı, edebiyatçı olmamızın önemi kalmıyor. Sadece bizim terbiye ettiğimiz bir zihin yapımız var. Biz bununla birlikte yeni özgün şeyler yaratmaya çalışıyoruz. Dolayısı ile okullara böyle transdisipliner bir bakış açısı ile yani disiplin ötesi bakış açısı ile yaklaşmamız gerekiyor. Madem bu yeni bir paradigma buna bizim vereceğimiz tepkilerin de kendi bulunduğumuz kalıpların dışından olması gerekiyor. O zaman ders işleme biçiminden derslerin branşlara ayrılmasına kadar radikal bir değişiklik burada öngörebiliriz. Çok temel alanlar dışında herkesin disiplininden bağımsız olduğu ortada disiplin filan da kalmadığını belki kabul ederek başlayabiliriz.